15 Mayıs 2008 Perşembe

Breatth- Nefes


Kim ki duk’un sinemalardan sessizce geçip giden son filmi Breath,toplum dışı hareketler,boşvermişlik, delilik ve mantık sınırlarında gelip giden insanlar üzerine garip bir öykü..Ne ders alınacak bir film ne de filmde mantık arama çabası gerekli...Boş ev kadar içe dokunur,Yay kadar ütopik,Zaman kadar birbirlerini harcayan insanlardan bahseden bir film.. Aslında ne onları andırıyor ne de onlardan tamamen bağımsız da diyebilirz film için çünkü film öncesinde Kim ki duk çok ciddi bir kaza geçirir ve hayata bakış açısı değişir..Breath bu yeni bakış açısının ilk örneği olarak karşımıza çıkar..

Kendine çizilen sınırlar içerisinde,bir anne ve bir eş görevini ifa etmek zorunda olan bir heykeltraş birgün televizyonda bir haber izler..İdamı yaklaşan bir mahkum intihar etmiştir ve kadın bu adamla arasında özel bir köprü kurar..Gece gündüz takip ettiği bu haber hayatını tamamiyle değiştireceği bir anahtar niteliğindedir...Kadın,idam mahkumuna kalan günlerini iyi geçirebilmesi için dört mevsimi yaşatır..Hergün farklı bir kıyafet ve her mevsime özel şarkılar ve öyküleriyle..Yaz mevsiminde boğuluşunu,ölüm korkusunu,ilkbaharda açan en güzel çiçeklerden neden nefret ettiğini anlatır..İki kişilik gibi görünen bu terapiye aslında gardiyanlar ve hapishane müdürü de katılır..Kaybedilecek bir aileye rağmen kadın bu seanslardan vazgeçmez....Kendini iyi hissettiği tek yer burasıdır ve hareketleri normal dışı olarak görülse bile aslında yaptıklarının mantıklı bir açıklaması vardır..Kendine çizilen yoldan,hayattan kurtulma isteği....Kabus gibi bir hayatın mengenesinden kurtuluşu ve özgür olduğu tek yer bu dört duvar arasında,günleri sayılı olan bir adamın tebessümünde gizlidir ya da bana öyle gelmiştir...Kim ki duk’un her filme özel anlamlar yüklediği gerçeğini gözardı etmezsek farklı anlatımı olan bu film için de her izleyici için farklı bir anlam olduğunu söyleyebiliriz sanırım..

30 Nisan 2008 Çarşamba

Lilja 4 ever/Daima Lilya




"İnsan sonsuzlukta uzun süre ölü kalıyor,ancak çok kısa zaman hayatta"der boşluğa bakan kıza, kısa süre önce kaybetmiş olduğu arkadaşının hayaleti.... "Tüm dünya şuan sana tükürüyor,nasıl sen daha önce takmadıysan şimdi de takmamalı ve yoluna devam etmelisin"diye devam eder hayalet sözlerine...




Sadece 16 yıl,hayatın ve tükenmişliğin başında olan Lilya için yetmiştir...Annesinin yetiştirme yurduna " hiç sevilen ve istenen bir evlat olmadı"diyerek bıraktığı,16 yaşında çocukluğa henüz veda etmiş,olgunluğa ise adım atmamış Lilya..Çocuk yaşta kadın..Kadın olamayacak kadar küçük ve saf..Yemek yemek,uyumak zorunda olan,tek suçu doğmak olan,hayatın kendisine hiç bir şey sunmamasına rağmen ,sırf " yaşamak" zorunda olduğu için çok büyük bedel ödeyen Lilya....Dünya bu küçük kızı içine sığdıramamak için küçülmüştür,adeta... Belki de hayat onu hiç içine almamıştır......En kuytusunda,en karanlık köşelerinde saklamış ve tek bir gün vermiştir ona...Veda etmesi için son bir bakış,o an bile sadece dünya sisli ve çirkin yüzünü göstermiştir....Kapanış Rammstein'ın "Mein Herz Brennt" adlı parçasıyla yapılır......Gerçekten de yürek yakan bu filme de yakışır bu parça... Lukas Moodyson'ın bakılamayan çocukları dünyaya getirmeyin mesajını verdiği film,bana kendi ülkemin gerçeğini de gösterir...Küçük kadınlar,sadece bu ülkeninkiler mi,hayır,etrafımızdaki farklı ülkelerden binlerce Lilya'lar, yolumuzu görünce değiştirdiğimiz ve belki de şu kısa yaşam süresini bi parça daha uzatmak isteyen,umuda tutunan ama hergün eriyip biten Lilya'lar.....İzlenmesi gereken sarsıcı bir film Daima Lilya....

Hard Candy

Ava giden avlanır;filmin tüm mantığını bu şekilde özetlemek mümkün.
14 yaşındaki Hailey ile 35 yaşındaki moda fotoğrafçısı Jeff' 3 hafta boyunca netten konuştuktan sonra tanışmaya karar verirler.Tabi burda asıl korkması gereken kişinin Hailey olduğunu sananlar çok yanılıyor.14 yaşındaki ufacık bir kızın gözünün ne kadar döndüğünü ve birden nasıl canavara dönüştüğünü görebiliyorsunuz.Filmi ahlaki yönden internetten kurulan ilişkilerin ne kadar tehlikeli olabileceğinin altını fazlasıyla çizmiş ve bu gerçek bir öyküden yola çıkalarak yapılmış bir film.Başarılı olduğunu söylemek hem mümkün hem de değil.Sahneler,ışık,hatta olayın büyük bir kısmının tek mekanda geçmesi filmi başka bir boyuta ulaştırıyor buna da pek şaşmamak gerekiyor çünkü filmin yönetmeni Aphex Twin'in de klibini çeken David Slade, ancak film konu açısından biraz kısır kalmış.
Öncelikle küçük hanımefendinin derdini tam olarak anlayamıyorsunuz.Hikayede başka kayıp bir kızın öyküsü de var fakat bu küçük kızla ilişkisi nedir hiç anlaşılamıyor ve filmin sonuna kadar büyük bir soru işareti olarak kalıyor,hatta filmin sonunda da açıklanmıyor. Filmin başarısızlığı konunun baş kısımlarda hızlı bir tempoda geçmesi,orta kısımlarda sırf gerilim yaratmak amacıyla sıkıcı bir hale dönüşmesi,mantıksız sahneler,filmin son kısmınınsa birden oldu bittiye getirilmesi ve sırf gizemi korumak amacıyla arapsaçına dönüştürülmesi.Daha kısa ,daha hızlı tempoda bir film olsaymış konu itibarıyla bu filme çok benzeyen Takashı Miike'nin Audition'a benzer bir başyapıt çıkabilirmiş.İki film birbirini andırıyor ancak Audition tüm açılardan kusursuz benim için. Film biraz daha uzun diyaloglara dayanmakta ki bazen bunlar ne diyor demekten kendiniz alamıyorsunuz,yönetmenin farkına varması gereken şey sanırım bir film çektiği olmalıydı,ilginç bir konu sadece görüntelere dayanırsa başarılı bir film olamaz,bunu filmde açıkca görebilirsiniz.

The Idıots-Gerizekalılar


Dogma 95 manifestosunun 4 önemli filminden biri...Dogma 95 manifestosu; sinemada yeni bir akım oluşturmak amacıyla 95'te Trier ve Thomas Vinterberg tarafından hazırlanmış olan bir manifesto...Manifestoda katı kurallar bulunmakta ve yönetmenler filmlerini çekerken bu kurallara uymak zorundalar..Aslında bu kurallar bütünü bir yönetmeni sanatsal açıdan zorlamaktan ziyade belki de zor şartlar altında yaratıcılığını ortaya çıkarmasına neden olabilirdi ki çok fazla tutmuş bir akım değil ve zamanla Trier bile akımın kurallarını delip geçmiştir.Peki bu kurallar nelerdir?Öncelik sadelik yemini olarak adlandırılan akımda film stüdyoda değil doğal mekanlarda çekilmeli..Handcam ile çekimler yapılmalı ve kamera sabit olmamalı ki bu da hem görüntü kalitesi açısından hem de bir süre sonra sahneleri takip açısından filmi izlemeyi zorlaştırıyor çünkü başınız biraz dönmüş oluyor.Kamerada filtre kullanılmamalı,doğal ışıktan yaralanılmalı,yönetmenin ismi jenerikte geçmemeli,film şimdiki zamanda ve belli bir yerde geçmeli,35 mm formatında çekim yapılmalı ve aksiyon içermemeli,müzik olmamalı müziğin olmamasından kasıt sahneyi anlatan arka plan müziğinden kaçınmak oluyor. Kurallardan da anlaşılacağı üzere doğallık ve an ön planda olup,sanatsallık,görüntü ve ses kalitesi,vb. konular bu türden yoksun bırakılmıştır...Amaç belki de karakterleri daha ön plana çıkarmaktan geçiyor çünkü diğer tüm hususlardan arınılmış olarak doğal çekimlerden iyi bi film yapma ve bir akım yaratma çabası var... Trier'in yaratmış olduğu bu akımdaki tek örneği de The Idiots...Bir grup orta yaşlı insan bir araya gelerek,insanlara kendilerini gerizekalı olarak gösterip eğlenmektedirler ancak oyun daha ileri gitmeye başladıkça grupta fikir ayrılıklar ortaya çıkar ve grup dağılır..Filmi oldukça sıradışı bulmakla beraber beğendiğimi söylemeliyim ancak kolay izlenilebilecek bir film de değil...Burjuvaziyi eleştiren film,aslında grubun da eleştirdikleri kişilerden pek farklı olmadıklarını gösteriyor..Grup oldukça aydın bir kesimden oluşuyor ve tek farklı kişi gruba sonradan dahil olan Karen..Grubun dağılma sürecinde savunduğu fikirleri bir tek Karen gerçekleştirebiliyor...Belki de grup psikolojisi nedeniyle birlikte çok güçlü olan üyeler,iş fikri tek başına hayata geçirmeye gelince adeta çuvallıyor...Belki de bu yüzden diğer tüm öğelerden çok filmin konusu ilgimi çektiği için,filmi farklı bir yere koyuyorum...

Tideland



Lewis Carroll’n ünlü kitabı Alice Harikalar Diyarında,Micth Cullin’in Tideland adlı kitabından uyarlanan aynı adlı filmin temel dayanağını oluşturuyor.İki kitabın birbirlerine olan paralelliğini keşfeden isimse Terry Gilliam..Filmde,Lewis’ın Alice’i ile Mitch’in Jeliza Rose’u,Alice’in tavşanı ile Jeliza Rose' un sincabı eşleşiyor..Filmde tek eşleşen yön bu değil bence,birçok kişi gibi ben de baba karakteriyle Lewis Carrol’a atıfta bulunulduğunu düşünüyorum ve bunu yapabilecek tek ismin de Teryy Gilliam oluşu beni hiç şaşırtmıyor.Gelelim filme...



Jeliza Rose;çocukluğuyla,anne babasını idare edebilecek olgunluğu arasında gelip giderken,kendi yarattığı hayal dünyasında gerçek yaşamın acımasızlığından saklanıyor.Babasının kısa bir tatil adını verdiği uyuşturucu seanslarında,koluna enjekte ettiği iğnesini Jeliza Rose hazırlıyor,yani biletini Jeliza Rose kesiyor... Jeliza Rose’un hem annesi hem babası uyuşturucunun kollarına sığınırken,onun tek isteği babasıyla birlikte ,okyanusu aşıp,Jutland’e gitmek....Ancak annesinin yüksek dozdan ölümü Jeliza Rose’u, adını sadece duyduğu,ogüne kadar hiç görmediği babaannesinin evine sürüklüyor ve tavşan deliğinden içeri küçük Alice’in uzun düşüşü de başlamış oluyor..Babaannesinin boş ve yağmalanmış evi,babasının küçük mezarı oluyor ve Jeliza Rose kah yanıp sönen ateş böcekleriyle,çeşitli isimler verdiği dört bebek kafasıyla günlerini geçiriyor,kah da en az kendisi kadar ilginç diğer karakterle tanışıyor..Ne babasının öldüğünü anlıyor ne de tek başına yapayalnız bir dünyada yaşam mücadelesi vermek zorunda olduğunu...Onun için rüya gibi başlayan babaannesine kaçış kabusa dönüşüyor...Terry Gilliam her iki kitabı da birbiryle o kadar iyi harmanlıyor ki,Alice’in sır dolu,gizemli diyarı,Jeliza Rose’un kabus ülkesinde,çayırlar gibi sararıp,soluyor....

29 Nisan 2008 Salı

A Scanner Darkly



"Bir tarayıcı ne görür?Kafanın içini mi? Kalbin derinliklerini mi?


Benim içimi görür mü, içimizi görür mü?


Apaçık mı görür, belirsizce mi görür?


Umarım apaçık görüyordur, zira ben artık içimi göremiyorum.


Gördüğüm tek şey kasvet.


Umarım herkesin iyiliği için tarayıcılar daha iyisini becerir.


Çünkü tarayıcı benim gördüğüm gibi belirsiz görüyorsa...


O zaman temelli bitmişim demektir.


Ölümü böyle boylayacağız demektir.


Çok az bilerek ve o azıcık şeyi de yanlış bilerek."




A scanner darkly;Philip K. Dick’in kendi yaşamından esinlenerek yazdığı romanından uyarlanmış,uyuşturucu hakkında yapılmış en ilginç filmlerden biri.Gerek konusu gerekse anlatım tekniği oldukça ilginç..Filmde "rotoskop" adı verilen teknik kullanılmış,yani canladırma çizimler gerçek sahnelerin üzerine eklenmiş...
Gelelim konuya;madde d adı verilen uyuşturucunun kaynağını bulmak üzere görevlendirilmiş olan polis memuru Fred,ne yazık ki bu maddenin esiri oluyor ve bir alt kişiliği ortaya çıkıyor;Bob Arctor....Bu gelişen ikinci kişilik yani Bob;Fred'in peşine düştüğü kişi aslında yani av ve avcı aynı kişi..Madde D'nin yarattığı en büyük hasarlardan biri de beynin iki bölümünün birbiriyle çatışması..Bir taraf birşey derken diğer taraf başka birşey diyor..Sürekli beyniyle çatışan ve gerçek yaşamda da işleri yolunda gitmeyen Fred'in yaşamış olduğu bu karmaşa ve hergün uyuştrucuya giderek bağlanışı çok iyi bir şekilde anlatılmış.....Hem ilginç hem karanlık hem de gerçekçi olan bu film benim için en sevdiklerim arasında yerini alıyor..Filmi izlerken benim de aklıma birgün imkanım olabilse da Kokain Günlükleri adlı kitabı sinemaya uyarlayabilsem diye geçiyor..

Europa-Suç Unsuru-Salgın



Trier sinemasının ilk örneklerinden.Trier,sinemanın en çok eleştirilen,tartışılan,alışılagelmiş tüm kalıpları delerek yepyeni akımlar ve anlatım tekniklerini yaratan ve benim için en iyi yönetmenlerinden biri.Kimi zaman sınırlar,dekor belirsizleşiyor,tebeşirle çizilmiş kasabanın sınırları içerisinde acı bir hikayeyi izliyoruz,kimi zaman basit çekim teknikleriyle,belli kurallar çerçevesinde yepyeni birşey sunuyor,ses yok,ışık kötü ama bu unsurlar filmi farklı bir yere oturtuyor,çıplak çekimle karakterlerini ön plana çıkarıyor,ve adına Dogma diyor,kimi zamansa ışık-renk unsurları ön planda oluyor ya da bazen bir yönetmeni sınırlayarak ondan imkansıza ulaşmasını istiyor...Tüm çabalarına rağmen bazen onun farklı birşeyi yapmak için saçmaladığı ve insanlara bunu yutturduğu,bu yüzden de çalışmalarının sinema açısından hiçbir değere sahip olmadığı söylenirken,kimileri de onun dahi olduğunu iddia eder.Bence bu saçma denilen şeylerden bir akım yaratılıyor ve insanlar da bunu beğeniyorsa ve yutturabiliyorsa zaten bu onun bir dahi olduğunu da gösterir sinema açısından...Sinemanın kısıtlanmasını ve belli kalıplara uymak zorunda oluşunu hiç anlayamışımdır... Gelelim Europa,Suç Unsuru ve Salgın'a....Filmlerdeki ortak özellik hipnoz sahnelerinin yer alması,hatta üç filminde bir hipnoz seansı izlenimi yaratması....Europa,siyah beyaz atmosferiyle uykuda hissini verirken ani renk değişimleriyle bir anda uykudan uyanır gibi olursunuz.Suç Unsur ve Salgın filmlerindeki atmosfer ve hipnoz sahneleri Europa'ya göre daha rahatsız edicidir. .Üç film arasında dikkatimi çeken diğer bir noktaysa üç filmin ana karaterlerinin ,yaptığı işteki sorunu her ne pahasına olursa olsun çözmek için azimli görünmeleri ancak zamanla bu sorun her neyse onun bir parçası haline gelmeleri....Trier'in karakterlerinin de farklı bir özelliklerinin olduğunu söylemek mümkün belki de bir kahraman olabilecekken yenilmeleri ve zıt karaktere bürünmeleri buna bir örnek olabilir.Kısacası Trier filmlerinde sinemanın unsurlarıyla teker teker oynayarak çok özgün filmler ortaya çıkarıyor.Bu üç film de bu anlamda özel bir yere sahip. Özellikle de Europa..

Slither



"Hastalıkta ve sağlıkta,ölüm bizi ayırıncaya kadar"... Grant Grant ( isme bak),basit bir kasabanın önde gelenlerinden.Herşeye sahip,güzel bir evi,güzel bir eşi,işi var....Ancak birgün işler tersine gidiyor,Grant eşiyle tartışıyor,ceketini,pantolonunu kapıp,kendini bir bara atıyor..Bar da bar hani...Grant kaderine söylenirken,maziden bir tanıdık geliyor...Grant'e eskiden aşık olan ki hala aşık,geç kalmış hayallerinin peşinde bir kızcağız..Grant'in eşiyle tartıştığını duyması ona güzel bir fırsat veriyor ve Grant'i kolundan tutup,adlarını bir zaman kazıdığı ağacı göstermek için ormana sürüklüyor.Aksi gibi o akşamda uzaydan ne idüğü bilinmeyen bir varlık,aynı ormana düşüyor hem de Grant'in ağacının yakınlarına....Yaratık Grant'in bedenine yerleşiyor ve tüm kasabayı ele geçirmeye başlıyor.....Komik olan şeyse,tüm bu yaratıkların beyni durumda olan Grant'i, eşinin kurtarma çabaları.."Bebeğim,sen şimdi hastasın,evlilik yemini ettik,hastalıkta ve sağlıkta ,ölüm bizi ayırıncaya kadar senin yanındayım..Dön gel"diyor ama Grant burnundan soluyor..Biraz önce afiyet ile bir ineği midesine götürürken nereden çıktı şimdi bir yığın insan?Karşısına ilk çıkan insanı ortadan ikiye bir vuruşta devirip,arkasını dönüp gidiyor...Film,yine saçma bir şekilde bitiyor ama ben yine memnun bir şekilde ayrılıyorum ekranın başından... Filmi önerir miyim?Kesinlikle hayır...Ya da evet önerebilirim,eğer arkadaşlarınızla biraz eğlenmek isterseniz bu film ideal....

Pink Floyd : The Wall = Pink = SYD BARRETT



Roger Waters ,daimi dostu Syd Barrett’i anlatır filminde...Albümle aynı adı taşıyan filmde diyalog azdır
çünkü Syd konuşmaktan çok susmayı,arkadaşlıktan çok yalnızlığı seçmiştir..Film de Syd’in dilinden
yani şarkılarla konuşmaktadır..Syd efsaneye koyduğu isimle başrolü de üstlenir... Pink olarak...


In the flesh’le başlayan ve Syd’in mutluluk dolu günlerinden babasının ölümüne kadar olan kısımda
The Thin Ice ve Another Brick on the wall,Part 1 bize eşlik eder..Pink ailesiyle mutludur ne zaman ki
babası ölür Pink sarsılır ve kendini korumak için etrafında bir duvar örmeye başlar..Duvar onun
kalkanıdır..

Pink ailesinden uzaklaşıp insanlarla tanıştığı süre boyunca tabiri caizse işkence
çekmektedir..Hırçınlaşır,agresifleşir..Sadece etrafa karşı değil kendine karşı da öyledir..Aslında
kendini korumak amacıyla ördüğü duvar onu insanlardan değil kendinden de uzaklaştırmaktadır....İlk
başta Hey you ,Is there anybody out there ve Nobody Home ile duvarlarını yıkmaya hazırlanan
Pink,karşılık bulamayınca kendi tamamiyle izole eder.Delirişe giden yolun tarifi ise kurtlarla
yapılır..Uyuşturucuda teselli bulan Pink,kendi dünyasının karanlığına gömülür..Pink bir süreliğine bu
durumdan rahatsız olmaz hoşnut kalır..Stop ile kendine gelir ve duvarlarını yıkarak aydınlığına kavuşur..

Tabi Roger Waters Syd’e kötü bir sonu yakıştıramaz ancak Syd son yıllarında filmin aksine bir tablo
çizmiştir...Mutlu bir çocuklukla başlayan yıllar tüm dünyanın bir aileden ibaret olmadığı,başka
insanlarla iletişim kurmak,onların baskısına maruz kalmak veya sevincini paylaşmak zorunda
olduğunu öğretir Syd’e..Syd dört duvar arasında resim çizerek ve müzikle kamufle etmeye çalışır
insanların yarattığı boşluğu ve ne zaman anıları aklına gelse üzülür...O yüzden kendine ait tek kişilik bir
dünya kurar ve ölene kadar içine kimseyi almaz...


*Yazıyı yazarken Mercury Rev dinlememek gerek ,fazlasıyla dikkat dağıtabiliyor :)

17 Aralık 2007 Pazartesi

Eastern Promises






Rusya'nın soğuk topraklarından İngiltere'nin büyülü havasına aldanıp kaçan kim varsa ya kazanmak üzereyken kaybeder ya da kaybederken kazanır..Yönetmen koltuğunda oturan Cronenberg ise hayat toz pembe ya da kapkaranlık değildir...Kgb'den kaçan Rus mayfasının yeni yatağında ağına düşürdüğü kurbanları;bir kutu içkiye peşkeş çekilen çocukluktan ergenliğe adım atan geçen kızlar,örümcek ağına dolanırken aslında sıradan bir yem olarak hazmedilmekten ziyade çorap örerler katillerinin başına...Küçücük kalpli bir defterin sayfalarına gün be gün yazdıkları anıları yeri gelince bir ölüm fermanına dönüşür....












Parayla satın alınmış zevkin göbeğinde,vur patlasın çal oynasın Rus mafyasını eğlendiren kızların arasında maskesi yerine ücra bir köşeye saklanmayı seçen bu yola yeni düşmüş bir kızı kurtaramıyor o kuytu köşe.....Bir yatağın üzerinde,çaresizliği sonrasında uzanıp kalırken belki bilinçsizce belki de özlediğini farkederek bir şarkı söylüyor..Kirli yatakların içine gömdüğü ümitlerini, gözyaşlarıyla suluyor........


Normal giden günün akşamında bir markette yardım dilenen 14 yaşında bir kız kendi kan gölü içerisinde boğulup giderken geride küçük bir bebek bırakıyor....

Herşeye sahip,temiz mutfaklarda,mutlu aile potresi çizen yaşlı bir mafya babası zafere çok yaklaşmışken,belki de geride bıraktığı insanlığına baştan ayağa bürünen oğlu tarafından hezimete uğruyor..


Yer altına ait acımasız masallar herkes için ayrı bir telden söyleniyor...Filmin ilk sahnesindesinde boğaza dayanan bıçak kadar keskin bir film....Ta ki sona gelinceye kadar,son sahnelerindeki mutluluk potreleri sanki biraz sırıtıyor......

29 Ekim 2007 Pazartesi

The Rules of Attraction



Bugün o tek kar tanesi senin için gökyüzünden süzülüyor...Binlerce kristalin arasından tek bir damla onu kaybettiğin anda göz kenarına konuyor..O senin ilk gözyaşın...


The Rules of attraction,tanıdık bir hikaye gibi..Gençlik dizisi havasında,Memento tekniğiyle çekilmiş,bırakılıp gidelesi havasına rağmen gerçekçi bir film..Başarısının temel dayanağını oyuncuları oluşturuyor....Aslında The Rules of Attraction izleyiciye yeni olan hiçbir şeyi vaadetmiyor...Olaylar bir üniversitede geçiyor..Dawson's Creek'in esas oğlanı bu kez Çekim Kuralları'nın esas oğlanlığına soyunuyor..Sean Bateman...Sean ;uyuşturucu almak için doğru adres,havalı,kız erkek demeden peşinden bir çok kişiyi koşturtan aslında bu hengamenin arasında kaybolmuş bir adam....Hayatında ilk kez katılacağı bir ders iptal ediliyor ve ogün Lauren'le tanışıyor...İlk görüşte aşk budur cinsinden bir atmosferin içine balıklama dalan Sean için ne yazık ki bu pembe bulutlar bir sonraki partiye kadar göz boyuyor.....




Lauren ise uzun bir seyahate çıkan,ip kaşlı Victor'un yolunu gözlüyor...Ancak bu arada olur da herhangi bir şekilde başkasıyla tanışır,etkilenirim diye erkeklerden uzak durmak amacıyla zührevi hastalıklar kitabını hatim etmekle meşgul..Kitap etkisini uzun süre göstermesine rağmen Lauren'in Sean'la yaptığı kısa konuşmadan sonra kullanışsız hale geliyor.




Gelelim filmin en şeker karakterine yani Paul'e .Paul bir eşcinsel ama eş tercihini ne yazık ki heteroseksüel erkeklerden yana yapıyor..Sonuç hüsran ama onun bu acınılası durumu filmin en komik sahnelerini oluşturuyor..





Herşey bu kadar anlaşılır değil ne yazık ki...Film sondan başa doğru gidiyor....Siz bir karakterden diğerinin öyküsüne geçiş yaparken hayat tersten tekrar ve tekrar akarak bunlar da kim,ne alakaları var demeye başlıyorsunuz..Zira ilk sahnelerde Sean'ın ezik,Lauren'in rahat bir kız olduğunu düşünürken tam aksi bir tablo olayların başına doğru karşınıza çıkıyor...


Tüm filmler içerisinde bence en güzel aşk sahnelerinden biri işte bu çarpık ilişkilerin ağında,Sean'ın Lauren'i kaybettiği anda gökyüzünden bir kar tanesinin Sean'ın göz kenarından ,eriyip,gözyaşı olup ekrandan akıp gidiyor..

17 Ekim 2007 Çarşamba

Voksne Menekser-Tutunamayanlar

Kaybetmek üzerine güzel bir film....Dagur Kari bu kez hayatında tutunacak tek dalı olmayan üç kişinin kesişen öykülerini anlatıyor...Dede,Daniel ve Franc....





Dede;uykusuzluk problemi çeken,kafayı hakem olmakla bozmuş ve bunu da teorik olarak başarmışken pratikte mahveden,sevdiği kıza açılacakken,beklediği cevabı konuşma yapmadan önce alıp,tabana kuvvet sokakları seviçten turlarken,sadece bir gün sonra kızı en yakın arkadaşına kaptıran(kız mushroom adı verilen uyuşturucunun etkisiyle herkese ogün ilanı aşk ediyor),kısacası hep kazanmaya yakın fakat gerçekte hep kaybeden ancak babacan bir karakter.




Onun en yakın arkadaşı ve hayatta kendisine en büyük kazık atan kişi de Daniel..Duvar resimleri yapan ve arabasından başka hiçbir şeyi sevmeyen,beş parasız,bir gün önünden geçtiği kermesteki satılan tüm eşyaların kendisine ait olduğunu gören ama bunun için de pek üzülmeyen, umarsız bir adam...Çok istediği çöreği almak için girdiği pastanede hayatının kadınına rastlıyor ve artık arabasını ikinci plana atıyor ki hayatının kadını Franc..







Franc ise bu üçlünün son halkası,çapkın annesiyle yaşayan,pastanede çalışırken mushroom aldığı için çıkartılan,dünyalar güzeli bir kız..


Üçlü bu aşk karmaşasının içinden birbirlerine tutunarak çıkıyor ama dertler burada bitmiyor....Zira kedine bile bakmaktan aciz Daniel ve Frank'in küçük bir bebekleri olacak ancak bu haber sevinç yerine bir yıkıma yol açıyor ama neredeyse...Tüm film boyunca siyah beyaz kareler sadece Daniel'in ışık vuran turuncu saçlarında aydınlanıyor ve en sevdiğim film karelerinden biri olarak yerini alıyor..Dagur Kari yine kaybetmeyi anlatarak ancak ilk filminin o soğuk ve yıkıcı atmosferinin yerine,bu alacalı tablodan umut dolu bir başlangıçla filmini noktalıyor...

16 Ekim 2007 Salı

Bayık film nedir?Soğuk dağ/Cold Mountain


Bayık film = Soğuk dağ,orijinal adıynan Cold Mountain yani....Gişe başarısı ve 7 dalda oscar adaylığıyla taçlanmış olan Soğuk Dağ;Amerika iç savaşını ve bu kaos içerisindeki İnman ve Ada'nın vuslat özlemini anlatıyor.. İnman,iç savaşa koşa koşa giderken herşeyin mükemmel olacağını düşünmektedir...Arkadaşlarıyla zafer nidaları atarken geri dönüşte savaşın anlamsızlığını ve boşa harcanan hayatları göz önüne sunar..Gayet hoş bir mesaj ancak filmde bu mesaj yerine uzun uzadıya bir aşk öyküsü anlatılır ki bir yerden sonra ehh demeden geçilmez..Gerçekten de film tam bir ehhhdir...İnman'ın Ada'ya ulaşmak için verdiği inanılmaz hayatta kalma mücadelesi bir yerden sonra insanı boğar...Aşkın yüceliğini bu kadar çok şişererek vermek tarihi film izlemek isteyenler için bunaltıcı bir ambiyans oluşturur...İnman'ın ölmesi için yakarışlar ancak birkaç saat sonrasında vuku bulur ki o zaman siz de zaten ruhunuz teslim etmiş bir şekilde ekran karşısından ayrılırsınız.....Mutlu son.....

Goya'nın Hayaletleri

18.yüzyıl İspanya'sında din bir illet gibidir..Bir kez bulaştı mı kurtuluşu olmayan bir illettir hem de...Tüm amansız hastalıklarda olduğu gibi bu illette de boşa kürek çekilir...Tersine akan bir ırmağa karşı ne kadar yüzülebilirse geriye dönüş de okadar başarılıdır yani imkansız...




Goya'ya modellik yapan ünlü ve zengin bir tacirin kızı olan İnes,kardeşleriyle birlikte gittiği tavernada bir parça domuz etini reddettiği için Kutsal Oda tarafından Yahudi olduğu gerekçesiyle sorguya alınır...İnes domuz etini sevmediği için yemediği gerçeğine mahkemeyi inandıramaz çünkü mahkemenin duymak istediği şeyi söylememiştir...Domuz yemeyi reddetmiştir çünkü İnes yahudidir....Saçma ama bu saçmalığı İnes'in ağzından duymak zor değil..Saatlerce işkence gördükten sonra evet deyip kurtulacağını sanan İnes özgürlüğüne ancak 20 yıl sonra Napolyon sayesinde kavuşacaktır...İnes'in ailesi Goya'dan kendilerine yardım etmesini isterler..Aslında İnes'in başına ne geldiyse Goya yüzünden gelmiştir de diyebiliriz...Kutsal Oda'dan peder Lorenzo,Goya'ya bir potresini çizdirirken İnes'in resmini görmüş ve çok etkilenmiştir...Lorenzo elindeki gücü kullanarak İnes'in zindana atılmasını sağlamıştır ve her gece dua seansları sayesinde onunla birlikte olmayı başarmıştır...Ama bir süre sonra ipliği pazar çıkan Lorenzo ülkesinden kovulmuştur öyle ki isminin bile ağza alınması yasaklanmıştır..20 yıl sonra Lorenzo ülkesine dini otoriteyi sorgulamak amacıyla devrimci hareketin başı olarak geri dönecektir ama işler istediği gibi gitmeyecektir(Beter olsun)






Film Goya'dan adını almasına rağmen Goya'yı bir ayna gibi kullanıyor..Onun gözlerinden o dönemin en büyük olaylarına tanık oluyoruz...Ama Goya sadece bir ayna filmin ne merkezinde ne de yan karakterlerinde....Onun eserleri sayesinde engizisyonun çarkında ezilenlerin çilesini görme ve devrim adı altında zorbalığı adalet olarak gösterenleri sorgulama şansına sahip olabiliyoruz.Goya'nın hayaletleri başarılı ve farklı bir dönem filmi olarak karşımıza çıkıyor.(bir dipnot vermek gerekirse İnes'in babası bugüne kadar görüdüğüm tüm roller içerisinde beni en çok etkileyen,en gururlu ve cesur karakterdir.)