27 Kasım 2010 Cumartesi

39.dosya, sen mi daha büyüksün yoksa ben mi?

Uzun zamandır korku filmi izliyorum ve evet uzun zamandır da korku filmi izlemiyorum. Yani en son izlediğim film "Kan Arzusu" dersem durum netlik kazanır. Yıllar boyunca izletilen hicbir filme burun kıvırmamıs ve korkmamıs olan ben ne yazık ki bu aranın ardından en basit filmden dahi korkar hale gelmisim, o halde bana yazıklar olsun diyebilirim.




Can sıkıntısıyla haşır neşir geçen son günlerimde heyecan yaşamak için bir film seçtim; 39. dosya. Film, fragmanını daha önce izlediğim filmler arasında yerini alıyordu ve fragman filmin bütünü hakkında güzel bir özet olarak gözlerimin önünde beliriyordu. Yani sürpriz diye bir şey olamazdı, en fazla daha cok sıkılacaktım. Bekar ve yalnız ve de haddinden fazla şefkatli, yaşadığı tüm sorunlara karşın sürekli gülebilen ( hayatta arkadaşım olamaz) esas kızımız tüm heybetiyle kezbanlığın doruklarına çıkacağı günleri beklemekteydi. Elalemin derdini kendine dert edinen bu şirinecik günün birinde karşılaştığı bir vak'adan çok etkilenir. Küçük ve acınılası bir kızcağız ailesi tarafında psikolojik şiddet görmekte ve fakat olanı biteni örtbas etmektedir. Bu durum ufaklığı daha çekici kılmaktadır. Kendisi bir bebek edebilirken başkasının "eh yeter be "diye dövündüğü bu kız için şüphelenen ve "acaba şiddet görüyor mudur?" soruları içerisinde kıvranan esas kızımız merakını fazlasıyla gidermekle kalmayacak, zaman içerisinde bir aileyi mahvederek çocuğa kendisi bakacaktır. Bu masume ise genç kadına ömrü billah hayatında hayal edemeyeceği adrenalini yaşatacaktır.



Güle oynaya yazdığım bu filmden anlam veremediğim şekilde etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Her türlü korku ve gerilim filmini izlemiş biri olarak bu filmden sonra odamın kapısını açarak uyuyabildiğimi, açınca neden huzur bulduğumu, yıllarla birlikte bana ne olduğunu ve eski film eleştirilerimle bunun benzeşmediğini de hesaba katarak şunu sölüyorum ki çok basit makyaj hileleri ve alttan alttan gelen müzik evet size yenildim ve itiraf ediyorum, kucağıma aldığım oyuncak köpeğe bile bunun da içinden bir şey çıkmasın lan nidaları ile tereddütle yaklaştım. Bundan sonra ne korku filmi seven birini ne de korku filmlerini bağrıma basabileceğimi sanmıyorum. Evet ben de korkabiliyormuşum sadece bunu zamana yaymam gerekiyormuş, öğrendim ama mutlu değilim...

19 Mayıs 2009 Salı

The Cellar Door




Evlenmeyi hiç düşündün mü?



Eğer isteseydim, evlenmiştim.



Bence doğru kişi için hala zamanın var.



Normal bir diyalog değil mi? Özellikle bir kadın programında, evlenmemiş, evlenmek istemiş ama başaramamış bir kadının yarasını iyicene deşmek isteyen, gözleri faltaşı kıvamındaki, psikopat sunucu tarafından sorulan sorulardan ve buna verilen cevaplardan biri gibi ama değil...






Bu konuşmayı, göbek dekoltenize hayran kalan bir sapıkla, ses yalıtımıyla kaplı evin ( bir önceki kurbanların, parmak, tırnak ve kan ve kurbanlara ait her türlü vücutsal örnekleriyle dolu) en alt katında, bir kafes içerisinde yaptığınızı hayal edin...Bir de buna açken ve rüyadayken gördüğünüz karabasanları da ekleyin..Tam bir kabus...Üç ödül alan bu film de nedense benim için bir kabus oldu.Düşük bütçeyle çekilmek gibi bir bahanenin arkasına saklanan filmi ilginç bulamadım. Ödüller almış olması da bana hiçbir şey ifade edemedi...Çünkü yaratıcılıktan çok ruhsuzdu. Oyuncularının bile filme adapte olmakta zorlandıklarını hissetiren film, kurbanın psikolojisini yaşatmaktan çok uzaktı.Havada kalmış amacı korkutmak olduğu için kanla renklendirilmişti....Korku sineması sadece kandan oluşmaz. Korkunun kaynağında aslında derin bi dram da yatar. Normal hayatında dikiş tutturamamış adamın derdi nedir? Neden bu hale geldi ve neden insanları öldürüyor? Neden kadınların tırnaklarını kesiyor ya da parmaklarını koparıyor? Uykusuz kalışının nedeni nedir? İşte karateri iyi çözümlenmemiş her filmin başına gelebilecek şey bu filmin de başına geliyor? Canladırdığı role kendisi bile inanmamış bir oyuncunun abartılı yorumu, yüzeysel dialoglar ve kıpkırmızı bir altyapı...Bu filmden korkan birileri varsa ya hayatta hiç korku izlememiştir ya da korkudan anladığı tepkilerini tetikleyen herhangi bir dış unsurdur..

15 Mayıs 2009 Cuma

Ben X




Şans nedir? Geçtiğimiz haftalarda izlediğim bir film sonucunda bu kavramı irdelemeye karar verdim ve anladım ki şans diye birşey varsa benimle hiiiç alakası yok.Evet, o akşam yine sıkılıyordum, bir filmlen bu buhranıma darbeyi vurayım dedim ve sürekli entelsin aşağı, entelsin yukarı diye yakamı bırakmayan arkadaşımın izlemem için verdiği filmde karar kıldım.Adını neyim duymadığım Ben X ilen açılışımı yaptım.








Tüm oyuncuların sanki tükürür gibi konuştuğu, sulusepken ve hiç anlamadığım bir dildeki film (gerçi o saatte içtiğim için Türkçe dışındaki tüm diller benim için anlaşılmazdı) otistik bir çocuk hakkındaydı..İşte şans buydu benim için. Evet ne bekliyordum ki şu hayatta, ne bekleyebilirsin ki der gibiydi de film.Masanın çeşitli yerlerine yumruğu çaktıktan sonra filme yoğunlaşmaya başladım..Anlamakta zorlandığım bir konu kafamda soru işareti şeklinde beliriverdi. Otistik bir çocuk neden normal çocukların gittiği okula gönderilir? Otistik çocukların özel bir eğitime ihtiyaçları varsa ve bu çocuk da kendini bir biilgisayar oyununun ana karakteri olarak görüyorsa ve dış dünyada sürekli itilip kalkılıyorsa bu hırs niye? Anlamsız konu, benim için daha anlamsız bir finalle bitti..Bu otistik çocuk yavaş atın çiftesi pek olur deyiminin canlı kanlı bir örneğine dönüşerek, Sigur Ros şarkısı eşliğinde anya ile konyayının yerini iyiçene, gözlerini belirte belirte hepimize gösterdi.. İkinci bir film izlemeye gerek yoktu.Dersimi yeterince almıştım...Ancak film hakkında daha sonraları yaptığım araştırmalarda, olayın gerçek bir öyküye dayandığını ve kötü bir şekilde sonuçlandığını öğrendim..Kamuoyunu bilinçlendirmek amaçlı yapılan bu filmi oyunculukları nedeniyle beğenmeme rağmen, mesaj kaygılı finali yüzünden sevemedim.

16 Mart 2009 Pazartesi

Bilek kesenler- Kendini kes ve dışarı çıkar







Jean Paul Sartre, intiharın bir kaçış değil reddediş olduğunu söylemiştir.Bireyler kendi rızaları sonucu doğmazlar, istemedikleri ama yaşamak zorunda oldukları hayatlarından feragat etme hakkına sahiptirler ama. Bazen bu koca dünya tüm ağırlığıyla üzerinize yıkılır ve altında boğulmak yerine kendi işinizi kendiniz görürsünüz.







Aşk acısı içerisinde çaresizce uzanıp, kayıtsızlıkla beynini bulandıran Zia , birgün kendine gelir ve tüm pisliklerini de temizleyerek bu taraftan diğer tarafa geçmek için biletini pardon bileğini keser.Öteki dünyanın bilinmezliğine karşı duyulan bu özlem sinemada korku veya komedi başta olmak üzere birçok farklı şekilde hayat bulur. Malzeme her türlü yaratıcılığa imkan verecek kadar kuvvetlidir.Kimse aksini ispatlayamaz ve sırf bu yüzden istediğimiz gibi özgürce at koşturabileceğimiz bir meydanda derdimizi anlatırız.


Bilek kesenler, bu bilinmezin en renkli örneklerinden biri. İntihar ettikten sonra kendini Kamikaze pizza dükkanının bir elemanı olarak bulan Zia, kafa dağıtmak için gittiği barda aileçek intiharla köklerini kazıyan ailenin büyük oğlu ve en yakın arkadaşı olacak Eugene ile tanışır.Bu arada Eugene deyip geçmemek gerek, en güzel ve en alevli intihar sahnesi kendisine ait ve yanlış bilmiyorsam karakterimiz Gogol Bordello'nun solistinden esinlenirerek yazılmıştır.İkili, Zia 'nın sevgilisinin de intihar ettiğini öğrenir öğrenmez onu bulmak için yollara düşerler ve yolda güzeller güzeli Mikal' e rastlarlar. Yol hikayelerinin öbür dünyadaki zevkli ayağı Bilek kesenler, sonunu baştan belli ediyor ve belki de sonunda bir gülümsemeden fazlasını vaat etmiyor ancak izlediğiniz süre içerisinde sanki aynı arabada siz de yolculuk ediyormuşsunuz gibi sizi de hikayenin içine katarak güzel zaman geçirtiyor. Gerilim filmlerini sevmeme rağmen Bilek kesenler benim için tekrar ve tekrar izlenilesi, Tim Burton'un kaleminden çıkmış kadar yaratıcı, yer yer karanlık ama iç karartmayan bir tablo.

Let the right one in - Aşkın karanlık yüzü



Vampirler; sürekli çalan bir alarm kadar rahatsız edici, muhakkak susuturulması gereken ve işkence çeken birinin son feryadı gibi sinir bozucudurlar çünkü doğaları gereği, hayatlarını sürdürebilmek için başkalarını öldürmek zorundadırlar ve biz, bizden farklı olan herşeyi yok etmeye hakkımız olduğunu düşündüğümüz için bu ürpertici varlıkları bir an önce yok etmekle kafayı bozarız. Onları anlamaya çalışmaz, köklerini kurutmak için elimizden geleni ardımıza koymayız. Aslında bunun için illa da vampir olmak gerekmez insanoğlu çıkarına dokunan ne varsa, kendi iyiliği için, bencil bir tutum içerisinde onun varlığına son verir ve kimse bunu değiştirmek için çaba bile sarfetmez.. Eder mi? İşte bu soruların yanıt bulduğu adres Let the right one in..




Klasik vampir filmlerinin dışına çıkan filmde ; 12 yaşında, annesinden başka seveni olmayan bir çocuk, apartmanlarına yeni taşınan esrarengiz bir kızla arkadaş oluyor.Ne yazık ki çocuğun edindiği bu kız arkadaş bir vampir öyle ki yeri geldiğinde kendisini beslemek için cinayet işleyen babasını bile gözünü kırpmadan harcayacak kadar acımasız. Buna rağmen, bu savunmasız çocuk, kızın hayatta vazgeçemediği ve uğruna tehlikeleri göze alabileceği tek kişi olup çıkıyor. Birini kayıtsız sevmek ve onu anlamak bu garip öyküde can buluyor ve filmin kana bulanan yüzü çocuklar arasındaki aşk sayesinde buzlarından ve soğukluğundan arınıp sıcacık bir hale bürünüyor.Beslendikten sonra gece aynı yatağı paylaştığı vampire, kız olmasa bile yine aynı duyguları hissedeceğini söyleyen yalnız çocuğun hikayesi iç acıtırken birbirinden hiç vazgeçmeyen ikili, vampirlerin de sevip sevilebileceğini gösteriyor bizlere.



Film konusu itibariyle birkaç ay önce izlediğim Dek hor' u da anımsatıyor bana. Yine aynı yalnızlık içerisinde yeni okuluna ve arkadaşlarına adapte olamayan ve çareyi bir hayaletle arkadaş olmakta bulan Ton' un hikayesi, partnerinin hayalet olması nedeniyle ürkütücü olmaktan çıkıyor ancak Let the right one in, vampir kızın hayatta kalmak için öldürmekten başka çaresi olmadığı için ister istemez daha karanlık bir hikayeye ev sahipliği yapıyor.Zoru başaran film, en çok nefret ettiğim sene olan 2008'in en iyi 10 filmi içerisinde yerini hakkıyla aldı. Gerçekten de doğru şeyin içeri girmesine izin vermek gerek bu kadar psikopatça da olsa ben de öyle bir varlığı içeri alırdım heralde:/

9 Mart 2009 Pazartesi

Memories



95 yılında Katsuhiro Otomo, Koji Morimoto, Tensai Okamura tarafından yönetilen anime, üç farklı öyküden oluşmakta.


Sırasıyla, Magnetic Rose; üçlemenin bana kalırsa en çarpıcı bölümü..Bir kadının iç dünyasını en ince ayrıntısına kadar anlatan, adeta Chan Wook Park filmlerinin tadını veren, inanılmaz güzel bir hikaye..Aslında sadece ana karakterin iç dünyası anlatılmıyor hikayede..Ana karakterin tuzağına düşen tüm karakterlerin özlemleri , aşkları görünür hale geliyor ve kimsenin mükemmel olamayacağı ve zayıflıklarının bir anda ortaya çıkabileceği vurgulanıyor..Renkler,müzik ve konu açısından mükemmel bir bütünlük de söz konusu.



Stink Bomb ise ne yazık ki sadece konu açısından ilginç ve hoş .


Üçlemenin son noktası; Cannon Fodder da verilen mesaj itibariyle oldukça güzel, içeriği hakkında birşeyler anlatmak, hikayenin sonunu söylemek gibi olur.

6 Mart 2009 Cuma

Possession


Sahip olma veya sahip olmaya çalışmak üzerine yapılmış en güzel filmlerden birisi 1981 yılında Andrzej Zulawski tarafından çekilen Possession'dır.İlişkilerin ya da daha doğru bir deyişle bir ilişkiyi oturtmaya çalışmanın en büyük hengamelerinden birisi de karşı tarafı sıkmadan,üzerinde egemenlik kurmadan,güven serbestisi içerisinde vakit geçirebilmektir.Erkek ve kadın arasında devam eden bu savaşı Zulawski korku ve kara film türlerinin bir kırması olarak beyazperdeye yansıtır.Bu savaşı daha iyi anlatabilecek başka iki tür daha yoktur sanırım.




Mark ve Anna'nın evlilikleri kötü gitmektedir ve uzun bir iş gezisinden dönen Mark, Anna'nın tavırlarında büyük bir değişiklik hisseder.İçkirlenen Mark işini sağlama almak amacıyla Anna'nın peşine bir dedektif takar ve şüphelerinde haklıdır.Anna Mark'ı aldatmaktadır ancak bir insanla değil bir yaratıkla...Mark'ın üzerinde kurduğu sahiplik baskısından kurtulmak amacıyla bir yaratığa sığınmıştır ve başka bir nokta ise bu yaratığı yine Anna doğurmuştur ve onun için yapamayacağı hiçbir şey yoktur fakat sığındığı yaratığın sonda aldığı şekil ise Mark'tan başkası olmayacaktır.Bitmeyen bir kabus,sürekli karşı kaşıya kalan kadın ve erkek ve filmin geçtiği atmosfer aslında bütünü hakkında mükemmel bir özettir.Anna ve Mark Berlin Duvarı'nın karşısında oturmaktadırlar ve savaş hala devam etmektedir.Birbirlerine yabancı ve ikiye ayrılmış bir bütünün bitmek bilmeyen savaşını anlatan Possession'ın bir başka önemli özellği ise Lynch'in Kayıp Otobanı'yla benzerlikler taşıması..İzlenmesi ve üzerine yazılacak ve söylenecek çok şeyi olan bu film ne yazık ki uzunca bir süre izleyiciye eksik kopyalarla izletilmiş.