Kendine çizilen sınırlar içerisinde,bir anne ve bir eş görevini ifa etmek zorunda olan bir heykeltraş birgün televizyonda bir haber izler..İdamı yaklaşan bir mahkum intihar etmiştir ve kadın bu adamla arasında özel bir köprü kurar..Gece gündüz takip ettiği bu haber hayatını tamamiyle değiştireceği bir anahtar niteliğindedir...Kadın,idam mahkumuna kalan günlerini iyi geçirebilmesi için dört mevsimi yaşatır..Hergün farklı bir kıyafet ve her mevsime özel şarkılar ve öyküleriyle..Yaz mevsiminde boğuluşunu,ölüm korkusunu,ilkbaharda açan en güzel çiçeklerden neden nefret ettiğini anlatır..İki kişilik gibi görünen bu terapiye aslında gardiyanlar ve hapishane müdürü de katılır..Kaybedilecek bir aileye rağmen kadın bu seanslardan vazgeçmez....Kendini iyi hissettiği tek yer burasıdır ve hareketleri normal dışı olarak görülse bile aslında yaptıklarının mantıklı bir açıklaması vardır..Kendine çizilen yoldan,hayattan kurtulma isteği....Kabus gibi bir hayatın mengenesinden kurtuluşu ve özgür olduğu tek yer bu dört duvar arasında,günleri sayılı olan bir adamın tebessümünde gizlidir ya da bana öyle gelmiştir...Kim ki duk’un her filme özel anlamlar yüklediği gerçeğini gözardı etmezsek farklı anlatımı olan bu film için de her izleyici için farklı bir anlam olduğunu söyleyebiliriz sanırım..
15 Mayıs 2008 Perşembe
Breatth- Nefes
Kendine çizilen sınırlar içerisinde,bir anne ve bir eş görevini ifa etmek zorunda olan bir heykeltraş birgün televizyonda bir haber izler..İdamı yaklaşan bir mahkum intihar etmiştir ve kadın bu adamla arasında özel bir köprü kurar..Gece gündüz takip ettiği bu haber hayatını tamamiyle değiştireceği bir anahtar niteliğindedir...Kadın,idam mahkumuna kalan günlerini iyi geçirebilmesi için dört mevsimi yaşatır..Hergün farklı bir kıyafet ve her mevsime özel şarkılar ve öyküleriyle..Yaz mevsiminde boğuluşunu,ölüm korkusunu,ilkbaharda açan en güzel çiçeklerden neden nefret ettiğini anlatır..İki kişilik gibi görünen bu terapiye aslında gardiyanlar ve hapishane müdürü de katılır..Kaybedilecek bir aileye rağmen kadın bu seanslardan vazgeçmez....Kendini iyi hissettiği tek yer burasıdır ve hareketleri normal dışı olarak görülse bile aslında yaptıklarının mantıklı bir açıklaması vardır..Kendine çizilen yoldan,hayattan kurtulma isteği....Kabus gibi bir hayatın mengenesinden kurtuluşu ve özgür olduğu tek yer bu dört duvar arasında,günleri sayılı olan bir adamın tebessümünde gizlidir ya da bana öyle gelmiştir...Kim ki duk’un her filme özel anlamlar yüklediği gerçeğini gözardı etmezsek farklı anlatımı olan bu film için de her izleyici için farklı bir anlam olduğunu söyleyebiliriz sanırım..
30 Nisan 2008 Çarşamba
Lilja 4 ever/Daima Lilya
Sadece 16 yıl,hayatın ve tükenmişliğin başında olan Lilya için yetmiştir...Annesinin yetiştirme yurduna " hiç sevilen ve istenen bir evlat olmadı"diyerek bıraktığı,16 yaşında çocukluğa henüz veda etmiş,olgunluğa ise adım atmamış Lilya..Çocuk yaşta kadın..Kadın olamayacak kadar küçük ve saf..Yemek yemek,uyumak zorunda olan,tek suçu doğmak olan,hayatın kendisine hiç bir şey sunmamasına rağmen ,sırf " yaşamak" zorunda olduğu için çok büyük bedel ödeyen Lilya....Dünya bu küçük kızı içine sığdıramamak için küçülmüştür,adeta... Belki de hayat onu hiç içine almamıştır......En kuytusunda,en karanlık köşelerinde saklamış ve tek bir gün vermiştir ona...Veda etmesi için son bir bakış,o an bile sadece dünya sisli ve çirkin yüzünü göstermiştir....Kapanış Rammstein'ın "Mein Herz Brennt" adlı parçasıyla yapılır......Gerçekten de yürek yakan bu filme de yakışır bu parça... Lukas Moodyson'ın bakılamayan çocukları dünyaya getirmeyin mesajını verdiği film,bana kendi ülkemin gerçeğini de gösterir...Küçük kadınlar,sadece bu ülkeninkiler mi,hayır,etrafımızdaki farklı ülkelerden binlerce Lilya'lar, yolumuzu görünce değiştirdiğimiz ve belki de şu kısa yaşam süresini bi parça daha uzatmak isteyen,umuda tutunan ama hergün eriyip biten Lilya'lar.....İzlenmesi gereken sarsıcı bir film Daima Lilya....Hard Candy

The Idıots-Gerizekalılar
Tideland


29 Nisan 2008 Salı
A Scanner Darkly
Gelelim konuya;madde d adı verilen uyuşturucunun kaynağını bulmak üzere görevlendirilmiş olan polis memuru Fred,ne yazık ki bu maddenin esiri oluyor ve bir alt kişiliği ortaya çıkıyor;Bob Arctor....Bu gelişen ikinci kişilik yani Bob;Fred'in peşine düştüğü kişi aslında yani av ve avcı aynı kişi..Madde D'nin yarattığı en büyük hasarlardan biri de beynin iki bölümünün birbiriyle çatışması..Bir taraf birşey derken diğer taraf başka birşey diyor..Sürekli beyniyle çatışan ve gerçek yaşamda da işleri yolunda gitmeyen Fred'in yaşamış olduğu bu karmaşa ve hergün uyuştrucuya giderek bağlanışı çok iyi bir şekilde anlatılmış.....Hem ilginç hem karanlık hem de gerçekçi olan bu film benim için en sevdiklerim arasında yerini alıyor..Filmi izlerken benim de aklıma birgün imkanım olabilse da Kokain Günlükleri adlı kitabı sinemaya uyarlayabilsem diye geçiyor..Europa-Suç Unsuru-Salgın
Gelelim Europa,Suç Unsuru ve Salgın'a....Filmlerdeki ortak özellik hipnoz sahnelerinin yer alması,hatta üç filminde bir hipnoz seansı izlenimi yaratması....Europa,siyah beyaz atmosferiyle uykuda hissini verirken ani renk değişimleriyle bir anda uykudan uyanır gibi olursunuz.Suç Unsur ve Salgın filmlerindeki atmosfer ve hipnoz sahneleri Europa'ya göre daha rahatsız edicidir. .Üç film arasında dikkatimi çeken diğer bir noktaysa üç filmin ana karaterlerinin ,yaptığı işteki sorunu her ne pahasına olursa olsun çözmek için azimli görünmeleri ancak zamanla bu sorun her neyse onun bir parçası haline gelmeleri....Trier'in karakterlerinin de farklı bir özelliklerinin olduğunu söylemek mümkün belki de bir kahraman olabilecekken yenilmeleri ve zıt karaktere bürünmeleri buna bir örnek olabilir.Kısacası Trier filmlerinde sinemanın unsurlarıyla teker teker oynayarak çok özgün filmler ortaya çıkarıyor.Bu üç film de bu anlamda özel bir yere sahip. Özellikle de Europa..Slither

Yaratık Grant'in bedenine yerleşiyor ve tüm kasabayı ele geçirmeye başlıyor.....Komik olan şeyse,tüm bu yaratıkların beyni durumda olan Grant'i, eşinin kurtarma çabaları.."Bebeğim,sen şimdi hastasın,evlilik yemini ettik,hastalıkta ve sağlıkta ,ölüm bizi ayırıncaya kadar senin yanındayım..Dön gel"diyor ama Grant burnundan soluyor..Biraz önce afiyet ile bir ineği midesine götürürken nereden çıktı şimdi bir yığın insan?Karşısına ilk çıkan insanı ortadan ikiye bir vuruşta devirip,arkasını dönüp gidiyor...Film,yine saçma bir şekilde bitiyor ama ben yine memnun bir şekilde ayrılıyorum ekranın başından... Filmi önerir miyim?Kesinlikle hayır...Ya da evet önerebilirim,eğer arkadaşlarınızla biraz eğlenmek isterseniz bu film ideal....Pink Floyd : The Wall = Pink = SYD BARRETT

Roger Waters ,daimi dostu Syd Barrett’i anlatır filminde...Albümle aynı adı taşıyan filmde diyalog azdır
çünkü Syd konuşmaktan çok susmayı,arkadaşlıktan çok yalnızlığı seçmiştir..Film de Syd’in dilinden
yani şarkılarla konuşmaktadır..Syd efsaneye koyduğu isimle başrolü de üstlenir... Pink olarak...
In the flesh’le başlayan ve Syd’in mutluluk dolu günlerinden babasının ölümüne kadar olan kısımda
The Thin Ice ve Another Brick on the wall,Part 1 bize eşlik eder..Pink ailesiyle mutludur ne zaman ki
babası ölür Pink sarsılır ve kendini korumak için etrafında bir duvar örmeye başlar..Duvar onun
kalkanıdır..

Pink ailesinden uzaklaşıp insanlarla tanıştığı süre boyunca tabiri caizse işkence
çekmektedir..Hırçınlaşır,agresifleşir..Sadece etrafa karşı değil kendine karşı da öyledir..Aslında
kendini korumak amacıyla ördüğü duvar onu insanlardan değil kendinden de uzaklaştırmaktadır....İlk
başta Hey you ,Is there anybody out there ve Nobody Home ile duvarlarını yıkmaya hazırlanan
Pink,karşılık bulamayınca kendi tamamiyle izole eder.Delirişe giden yolun tarifi ise kurtlarla
yapılır..Uyuşturucuda teselli bulan Pink,kendi dünyasının karanlığına gömülür..Pink bir süreliğine bu
durumdan rahatsız olmaz hoşnut kalır..Stop ile kendine gelir ve duvarlarını yıkarak aydınlığına kavuşur..

Tabi Roger Waters Syd’e kötü bir sonu yakıştıramaz ancak Syd son yıllarında filmin aksine bir tablo
çizmiştir...Mutlu bir çocuklukla başlayan yıllar tüm dünyanın bir aileden ibaret olmadığı,başka
insanlarla iletişim kurmak,onların baskısına maruz kalmak veya sevincini paylaşmak zorunda
olduğunu öğretir Syd’e..Syd dört duvar arasında resim çizerek ve müzikle kamufle etmeye çalışır
insanların yarattığı boşluğu ve ne zaman anıları aklına gelse üzülür...O yüzden kendine ait tek kişilik bir
dünya kurar ve ölene kadar içine kimseyi almaz...
*Yazıyı yazarken Mercury Rev dinlememek gerek ,fazlasıyla dikkat dağıtabiliyor :)
17 Aralık 2007 Pazartesi
Eastern Promises


Parayla satın alınmış zevkin göbeğinde,vur patlasın çal oynasın Rus mafyasını eğlendiren kızların arasında maskesi yerine ücra bir köşeye saklanmayı seçen bu yola yeni düşmüş bir kızı kurtaramıyor o kuytu köşe.....Bir yatağın üzerinde,çaresizliği sonrasında uzanıp kalırken belki bilinçsizce belki de özlediğini farkederek bir şarkı söylüyor..Kirli yatakların içine gömdüğü ümitlerini, gözyaşlarıyla suluyor........
Normal giden günün akşamında bir markette yardım dilenen 14 yaşında bir kız kendi kan gölü içerisinde boğulup giderken geride küçük bir bebek bırakıyor....
Herşeye sahip,temiz mutfaklarda,mutlu aile potresi çizen yaşlı bir mafya babası zafere çok yaklaşmışken,belki de geride bıraktığı insanlığına baştan ayağa bürünen oğlu tarafından hezimete uğruyor..
Yer altına ait acımasız masallar herkes için ayrı bir telden söyleniyor...Filmin ilk sahnesindesinde boğaza dayanan bıçak kadar keskin bir film....Ta ki sona gelinceye kadar,son sahnelerindeki mutluluk potreleri sanki biraz sırıtıyor......
29 Ekim 2007 Pazartesi
The Rules of Attraction


17 Ekim 2007 Çarşamba
Voksne Menekser-Tutunamayanlar
Kaybetmek üzerine güzel bir film....Dagur Kari bu kez hayatında tutunacak tek dalı olmayan üç kişinin kesişen öykülerini anlatıyor...Dede,Daniel ve Franc....
Dede;uykusuzluk problemi çeken,kafayı hakem olmakla bozmuş ve bunu da teorik olarak başarmışken pratikte mahveden,sevdiği kıza açılacakken,beklediği cevabı konuşma yapmadan önce alıp,tabana kuvvet sokakları seviçten turlarken,sadece bir gün sonra kızı en yakın arkadaşına kaptıran(kız mushroom adı verilen uyuşturucunun etkisiyle herkese ogün ilanı aşk ediyor),kısacası hep kazanmaya yakın fakat gerçekte hep kaybeden ancak babacan bir karakter.
Onun en yakın arkadaşı ve hayatta kendisine en büyük kazık atan kişi de Daniel..Duvar resimleri yapan ve arabasından başka hiçbir şeyi sevmeyen,beş parasız,bir gün önünden geçtiği kermesteki satılan tüm eşyaların kendisine ait olduğunu gören ama bunun için de pek üzülmeyen, umarsız bir adam...Çok istediği çöreği almak için girdiği pastanede hayatının kadınına rastlıyor ve artık arabasını ikinci plana atıyor ki hayatının kadını Franc..
Franc ise bu üçlünün son halkası,çapkın annesiyle yaşayan,pastanede çalışırken mushroom aldığı için çıkartılan,dünyalar güzeli bir kız..
Üçlü bu aşk karmaşasının içinden birbirlerine tutunarak çıkıyor ama dertler burada bitmiyor....Zira kedine bile bakmaktan aciz Daniel ve Frank'in küçük bir bebekleri olacak ancak bu haber sevinç yerine bir yıkıma yol açıyor ama neredeyse...Tüm film boyunca siyah beyaz kareler sadece Daniel'in ışık vuran turuncu saçlarında aydınlanıyor ve en sevdiğim film karelerinden biri olarak yerini alıyor..Dagur Kari yine kaybetmeyi anlatarak ancak ilk filminin o soğuk ve yıkıcı atmosferinin yerine,bu alacalı tablodan umut dolu bir başlangıçla filmini noktalıyor...
16 Ekim 2007 Salı
Bayık film nedir?Soğuk dağ/Cold Mountain
Gönderen
keshy
zaman:
04:39
0
yorum
Etiketler: bayık filim
Goya'nın Hayaletleri
18.yüzyıl İspanya'sında din bir illet gibidir..Bir kez bulaştı mı kurtuluşu olmayan bir illettir hem de...Tüm amansız hastalıklarda olduğu gibi bu illette de boşa kürek çekilir...Tersine akan bir ırmağa karşı ne kadar yüzülebilirse geriye dönüş de okadar başarılıdır yani imkansız...
Goya'ya modellik yapan ünlü ve zengin bir tacirin kızı olan İnes,kardeşleriyle birlikte gittiği tavernada bir parça domuz etini reddettiği için Kutsal Oda tarafından Yahudi olduğu gerekçesiyle sorguya alınır...İnes domuz etini sevmediği için yemediği gerçeğine mahkemeyi inandıramaz çünkü mahkemenin duymak istediği şeyi söylememiştir...Domuz yemeyi reddetmiştir çünkü İnes yahudidir....Saçma ama bu saçmalığı İnes'in ağzından duymak zor değil..Saatlerce işkence gördükten sonra evet deyip kurtulacağını sanan İnes özgürlüğüne ancak 20 yıl sonra Napolyon sayesinde kavuşacaktır...İnes'in ailesi Goya'dan kendilerine yardım etmesini isterler..Aslında İnes'in başına ne geldiyse Goya yüzünden gelmiştir de diyebiliriz...Kutsal Oda'dan peder Lorenzo,Goya'ya bir potresini çizdirirken İnes'in resmini görmüş ve çok etkilenmiştir...Lorenzo elindeki gücü kullanarak İnes'in zindana atılmasını sağlamıştır ve her gece dua seansları sayesinde onunla birlikte olmayı başarmıştır...Ama bir süre sonra ipliği pazar çıkan Lorenzo ülkesinden kovulmuştur öyle ki isminin bile ağza alınması yasaklanmıştır..20 yıl sonra Lorenzo ülkesine dini otoriteyi sorgulamak amacıyla devrimci hareketin başı olarak geri dönecektir ama işler istediği gibi gitmeyecektir(Beter olsun)
Film Goya'dan adını almasına rağmen Goya'yı bir ayna gibi kullanıyor..Onun gözlerinden o dönemin en büyük olaylarına tanık oluyoruz...Ama Goya sadece bir ayna filmin ne merkezinde ne de yan karakterlerinde....Onun eserleri sayesinde engizisyonun çarkında ezilenlerin çilesini görme ve devrim adı altında zorbalığı adalet olarak gösterenleri sorgulama şansına sahip olabiliyoruz.Goya'nın hayaletleri başarılı ve farklı bir dönem filmi olarak karşımıza çıkıyor.(bir dipnot vermek gerekirse İnes'in babası bugüne kadar görüdüğüm tüm roller içerisinde beni en çok etkileyen,en gururlu ve cesur karakterdir.)


















